Kimse Yoksa Senin Hayatında Sen Varsın

Çok küçük yaştan itibaren ‘şu an güvendeyim’ hissinin yaşamamanın verdiği yükü ancak yaşayan bilir. Sırtını hiç düşünmeden birine yaslayabilmek.. Ne büyük bir lüks. Sadece eşten sevgililikten bahsetmiyorum. Birine.. Ailen, arkadaşın, sevdiğin biri.. Bunun nasıl bir lüks olduğunu ancak hayatında buna sahip olmamış insanlar anlar. 

Benim kendimi kendimden başka bırakabileceğim kimse yok mesela. Ve bir yaşa kadar böyle geldikten sonra 30’undan sonra örneğin böyle bir güvene inanmak o kadar zorlaşıyor ki. Geçen Pelin Karahan anlatıyordu. Ben herşeyi o kadar kendi başıma yapıyordum ki birisi geldi ve dur artık ben buradayım ve bunları tek başına yapmak zorunda değilsin dedi ve ben böyle bir hayatın da var olabileceğini öğrenmiş oldum dedi. Ben henüz böyle bir hayatın var olduğunu görebilmiş değilim. Böyle bir hayatın var olduğunu görmeye müsaade mi etmedim, yoksa kimse göstermek için o kadar da istekli olmadı mı bilmiyorum. 

Ama öte yandan sadece kendinin var olması dramatik bir şey değil onu da kabul etmek lazım. Çünkü kimse yoksa senin hayatında sen varsın. Zaten asıl insan önce kendine yaslanmalı ki yaslandığın yerlerden kalkman gerektiğinde kalkabil. 

Yalnızlık çok güzel, kendi konforunu kendi hayalindeki hayatı minimum seviyede bile oluşturduysan yalnızlık mükemmel. Ama yalnızlığın konuşulmayan tarafları da var. Yalnızlık güzel de sıkıcı bunaltıcı gerçekleri yok mu? 

Eskiden evin içindeki tadilat işlerini yapmak keyifli gelirdi. Hatta becerebilmek kendi başıma hayatta kalmak kimseye muhtaç hissetmemek, kendim yapabiliyorum hissi çok iyi hissettirirdi bana. Bu yüzden on parmağında on marifet Kader varsa işin içinde o iş tamamdır denen biri oldum. Ama bu yaşımda anladım ki bu davranışlar tam olarak ‘hayatta kalma’ iç güdüsüymüş. 

Hayatı yaşamaya, tadını almaya başladığım bu yakın zamanda artık istemiyorum biliyor musun? Eve en ufak birşey asılacaksa bile bir usta çağırıyorum. Bir şeyleri de kendim yapmayayım istiyorum. Bir şeylerin nasıl yapıldığından anlamayayım istiyorum. Ustayı çağırmak bile bazen bununla neden ben uğraşıyorum ya dedirtiyor bana. İyileşmek bazen böyle mi görünür acaba? 

İnsan hayatın tadını almaya başladığında eskiden büyük sorunlar gibi gelen şeylere karşı da çok daha toleransı yüksek oluyormuş. Bir de zihnim gerçekten iyi hissetmenin hayatı yaşamak istemenin ne demek olduğunu nasıl bir his olduğunu o kadar bilmiyormuş ki gerçekten iyi hissettiğim bu süreçte kendimi çok sorguladım maskeli bir depresyon mu yaşıyorum acaba diye. Ağlamıyorum, kalbim sıkışmıyor, ellerim titremiyor, panik atak yok, uykumu alıyorum, rahatlıkla uykuya dalıyorum, hatta zamanımı uykuya kaptırmamak için bedenim uykuya direniyor çoğu zaman uykusuz olduğum günlerde zamanımı daha fazla uyanık keyifle vakit geçirmek istediğimden oluyor. 

Sonra durup bu kadar iyi hissetmenin bile beni korkutmasına kendimi sorgulamama üzülüyorum. Ama böyle dramatik bir üzülme değil. Kendi başımı okşuyorum. Her yaşımın. En çok küçük Kader’in. 

Daha yolun başındayım farkındayım. Ama durup hislerinin farkına varmak, şu an kim buruk yetişkin ben mi çocuk ben mi farkına varıp (ki çoğunlukla çocuk sen buruk oluyorsun iyi anlarında) o senin başını okşamak.. Kendine şefkat göstermek.. İyileşmeyi en çok besleyen şeylerden biri. Kendini yaşadığın tüm güzellikleri hakettiğine ikna etmek için (zor geçmiş bir çocukluk sonrası buna ikna olmak buna inanmak ne kadar zor biliyorum) her seferinde aynadan kendine sen bu güzellikleri ve daha fazlasını hak ediyorsun diye kendine hatırlat.  

Kimse yoksa senin için sen varsın ve en güzel hayatı yaşamayı hak ediyorsun. Kendine layık olduğun hayatı vermek için harca vaktini.