Kendinle Kuramadığın İlişkiyi Kimseyle Kuramazsın

Bir ilişkideki en cesur soruyu söylüyorum şimdi. 

“Ben bu ilişkideki kendimi seviyor muyum?”

Bir ilişki içindeyken hep şu soruları sorarız: “Beni seviyor mu? Ben onu seviyor muyum?”

Ama aslında hep gözden kaçırdığımız ve bence en önemli olan bir ilişkideki kendi halimizdir. Daha huzurlu muyum? Güvende miyim? Çoğalıyor muyum daralıyor muyum? Kendimi ifade edebiliyor muyum yoksa sansürlüyor muyum? Kendim olabiliyor muyum yoksa sadece uyum mu sağlıyorum? Temel ihtiyaçlarım karşılanıyor mu? Bir ilişkide birini sevmek ya da birinin bizi sevmesi o ilişkinin doğru olduğu anlamına gelmez. 

Bu hayatta ilk kurduğumuz bağ ebeveynlerimizle olan bağımız sonraki ilişkilerin prototoipi gibi denebilir. Ama sadece gibidir.. İlk bağ sevgiyi öğretmez. İlk bağ sevgi sandığımız şeyi öğretir. Bu yüzden bilinç altı bildiği sevgi yöntemi olan yaklaşımları gördüğünde hemen evet doğru yerdesin sinyali verir. Halbuki sadece tanıdık olanla karşılaşmıştır. Sadece bildiği sevilme şekliyle karşılaşmıştır. Bu demek değildir ki sen doğru ilişki içindesin. 

Bazı ilişkiler iyileştirmez alıştığın acıyı devam ettirir. Ece Ayhan’ın bir sözü var “İnsan yarası yarasına denk geleni sever”. İnsan aynı zamanda denk bulduğu o yara ile birlikte kendi yarasını sürdürebileceği kişiye aşık olur da denebilir mi? Bu zamana kadar bildiğin yerden sevildiğin bir ilişki seni dönüştürmez her anlamda seni açığa çıkarır. 

Aşk bir yandan özgürlükken bir yandan esarettir bence. Aşk bir özgürlüktür çünkü kendini saklamazsın, değer görmek için performans sergilemezsin, söylediklerinle ilgili acaba öyle demese miydim gibi kaygıların olmaz. Enerjini hayatta kalmaya değil yaşamaya harcarsın. Tabi bu da karşındaki insanın sana verdiği birşey değil, olmamalı da. Bu senin kendin olabilme kapasitenle ilgili birşey. 

Bağ kurmak iki bütün insanın temasıyken bağlanmak iki eksik parçanın birbirine tutunmasıdır. Birincisi özgürlük üretirken ikincisi esaret üretir. 

Bağlandığın birinden sürekli onay beklersin, onun ruh hali gününü belirler, kaybetme korkusu kendin olmaktan daha baskın hale gelir. Ve inanması güç ama bazen bu esaret beyin için sahte dopamin üretir. Bu kimyasal bir şeydir. 

Beyin en çok ne zaman dopamin üretir ve dopamin ne yapar biliyor musunuz? Ödül garanti olduğunda değil belirsiz olduğunda. İlişkilerde ödül karşındaki insanın ilgisidir. Ve dopamin beklenti oluştuğunda, belirsizlik varken, ödü ihtimali doğduğunda yani o ilgiyi elde etmeye en yakın olduğun noktada zirve yapar. Yani dopamin seni ileri iter ama nereye ittiğiyle ilgilenmez. Öte yandan bir de kortizol var, vücudun alarm sistemi, seni hayatta tutmaya çalışan sistemi. Tehlike alglandığında kalp hızın artar, dikkatin keskinleşir, enerjin yükselir. 

Sağlıksız ilişkilerde dopami “onu istiyorum” diye bağırır kortizol de “ya onu kaybedersem” diye alarm sistemini uyanık tutar. Vücut sürekli yoğun duygu hissettiğinde beyin yanılarak bunu gerçek sanabilir. 

Yani aşk sandığımız şey bazen sinir sistemimizin bağımlılık döngüsü olabilir. 

İlişkideki diğer sorgulanacak şey: bu ilişkide büyüyor muyum yoksa donuyor muyum? Bir ilişkide büyümek kulağa güzel konforlu ve rahatmış gibi gelir. Aslında değil. Büyümek değişmektir, dönüşmektir, başka bir versiyonuna ulaşmaktır. Konforun bozulur, seni normalde rahatsız etse de daha net konuşursun, sınır koyarsın, ne istediğini daha iyi anlarsın. Ama kritik bir noktası vardır değişip dönüşmek seni kendinden uzaklaştırmazsa, yabancı birine dönüştürmezse, aksine kendine daha yaklaştırırsa ve olduğun kişiden memnunsan bu büyümektir evet. Donduğun bir ilişkide daha az çatışma vardır, çok yorum katmazsın, bir çok konuyu açmamayı tercih edersin, tepkilerini bastırırsın. Çatışmanın olmaması sebebiyle her şey çok daha kolaymış gibi görünür. Kendin olmaktan vazgeçtikçe huzur değil, bir tür uyuşma hali oluşur. Ve en tehlikelisi şu: bunu fark etmezsin, çünkü büyük krizler yoktur—sadece yavaş yavaş kendinden uzaklaşma vardır. O yüzden mesele ilişkide zorlanıp zorlanmamak değil; o zorluk seni daha sen mi yapıyor yoksa seni daha silik birine mi dönüştürüyor, asıl ayrım burada.

Çoğu insan doğru insanı arar ama kendisiyle olmanın nasıl bir deneyim olduğunu hiç sorgulamaz. Tüm buraya kadar anlattıklarımı iki yönlü düşünmekten bahsediyorum. Her ne kadar karşımızdaki insanın yukarıdaki konularda bize nasıl hissettirdiğini sorguluyorsak aynısını dönüp kendimiz için de sorgulamalıyız. Ben bu konularda nasıl biriyim? sevgi veren biri miyim? Sadece sevgi bekleyen biri miyim? Dürüst müyüm yoksa sadece konforuma göre mi hareket ederim? 

Doğru insan olmak sadece karakter meselesi değildir. Sevgi veren, dürüst, sadık biri olabilirsin. Ama kaçınan, sürekli onay bekleyen, zor konuşmalardan kaçan, kendi duygunu yönetemeyip karşı tarafa yükleyen biriysen karakter olarak iyi olsan da ilişkide zor birine dönüşüyorsun. 

“Doğru insan mıyım?” demek aslında şunu sorgulamaktır: Ben ilişkide kriz çıktığında kaçıyor muyum yoksa kalıp çözmeye çalışıyor muyum? Benim sevgim koşullu mu, yoksa karşımdaki rahat olduğunda da devam ediyor mu? Ben gerçekten karşımdakini görüyor muyum, yoksa kendi ihtiyacımı mı görüyorum? Çünkü çoğu insan ilişkide karşısındakinden önce ondan aldığı hissi sever. Doğru insan olmak demek, kaşındakini tamamlamak demek değildir, iyileştirmek demek hiç değildir. Onun kendisi olabildiği bir alan yaratabilmektir. Tabii ki de kendisi olabildiği haline alan açmak kontrolsüz öfkeye, iletişimsizliğe, sorumluluk almamaya alan açmak da değildir. Her kendin olabilme hali de sağlıklı değildir. Kendin olabilmek sorumluluk alarak geliştirmeyi içermelidir. 

İlk yapılacak şey, hayatımıza “doğru insanı” çekmek değil; kendimizi, kendimiz için doğru insan haline getirebilmektir. Çünkü insan, kendisiyle kurduğu ilişki kadar sağlıklı bir ilişki yaşayabilir. Kendi duygularını tanımayan, sınırlarını bilmeyen, neye neden ihtiyaç duyduğunu anlamayan biri; karşısına ne kadar “doğru” biri çıkarsa çıksın, o ilişkiyi sağlıklı bir zeminde sürdüremez. Bu yüzden mesele, eksik yanlarını tamamlayacak birini bulmak değil; o eksiklerle yüzleşebilecek bir kapasite geliştirmektir.

Kendimiz için doğru insan olmak, kusursuz olmak demek değildir. Aksine, kendi kusurlarını görebilmek, onları inkâr etmeden sorumluluğunu alabilmektir. Tetiklenmekten kaçmak yerine tetiklendiğini fark edebilmek, zor duyguları karşı tarafa yüklemek yerine onları regüle edebilmeyi öğrenmektir. Çünkü insan, ancak kendi içinde bir denge kurabildiğinde, başka biriyle dengeli bir bağ kurabilir.

Ve belki de en kritik nokta şudur: Kendisiyle kalamayan biri, bir başkasıyla sağlıklı bir şekilde kalamaz. Yalnızlıkla kurulan ilişki ne kadar kırılgansa, bir ilişki içinde tutunma biçimi de o kadar kırılgan olur. Bu yüzden doğru insanı aramak yerine, onunla karşılaştığında onu taşıyabilecek birine dönüşmek gerekir. Çünkü bazı insanlar doğru kişiyi bulamaz; bazıları ise bulur ama sürdüremez. Farkı yaratan şey, karşıya çıkan kişi değil, o kişiyi karşılayacak içsel hazırlıktır.