Bağ Kurmak Mı, Kendini Tüketmek Mi?

Kendimi bildim bileli arkadaşlıklarımı ya da romantik ilişkilerimi düşündüğümde gerçekten ben hep çok veren, dünyanın en kolay insanı, en açık şeffaf anlaşılmayı beklemeyen, hep her zaman müsait olan, hep her zaman herşeyi çözen insanıyımdır. Kolay ve veren biri olarak insanların hayatlarında bir yerim olmasını sağlamışımdır. Kolay olmayı kendimce içimden gelen bu zorla yapmıyorum ki diye tanımlarken aslında ben bundan başka bir var olma biçimi bilmediğimi anladım. 

Kolay olmak, çok veren, herşeyi çözen kişi olmak benim artık kişiliğim gibi görünse de bunun hiç sağlıklı olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü bir gün çok küçükken ‘demek ki ben yetersizim, ben eksiğim, ben kendim olduğum halimle sevilmeye layık değilim’ hissettim ve ondan sonra tüm hayatımı sevilmeye layık olmak için kişiliğimi bile değiştirecek kadar yaşadım.

Bizim o zamanlar oturduğumuz evin kapısının karşısında bir yemek masası vardı. Orada o masanın başındaki sandalyede oturmuş kendi halimde takılıyordum. Annem çıkış kapısının yanındaki odadan çıktı. Elinde bir poşet kıyafet. Normalde annem beni adım attığı her yere götürürdü. Ben de heyecanlandım bir yere gidiyoruz sandım. Annnem orada durup, yüzünden en ufak bir hüzün bile anımsamıyorum, ben bu kıyafetleri dayınlarda dikip geleceğim. (Dayımlarda dikiş makinesi vardı.) Ben de gitmek istedim. Hayır sen evde otur ben geleceğim dedi. O gün evi terk ediyormuş. Beni götürmedi diye ben hüngür hüngür ağlamaya başladım. İçim çıktı ağlamaktan ve o dönüp o kapıdan çıktı. 

Bana gittiğini açıklayan bir sebep bırakmadı. Sadece gitti. Yetişkinliğimde aldığım psikolog seanslarında öğrendim. Çocuk bilinci neden sonuç ilişkisi kurmadığında kendini suçlarmış. Ben kötü bir çocuktum, beni sevmediği için gitti, ben sevilmeye ve değer gömeye layık değilim, bende bir bozukluk var. Çünkü ‘annem kötüydü’ demek çocuğun dünyasını yıkarken ‘ben kötüydüm’ demek çocuğun dünyasını ayakta tutarmış.

Yine başka bir psikolog seansında psikologum insanların verdiği değer mekanizmasının karşısındaki insan için ne kadar fedakarlık yaptığından da geçtiğini anlatmıştı. Yani şöyle fedakarlık büyük kendinden vazgeçtiğin şeyler değil. Örneğin bir arkadaşınla İstanbul’da Avrupa ve Asya kıtalarında yaşıyorsunuz. Sen sürekli ben müsaitim zaten deyip sen karşıya geçiyorsan bu senin için o insanı değerli yapıyor. Ama o insan sen onun için karşıya geldiğin için sana daha çok değer vermiyor. Aksine bu onun için normalleştiğinde bu senin görevin haline geliyor. Onun ‘ben bu insana değer veriyorum’ mekanizmasının çalışması için onun da öbür kıtaya senle buluşmak için gelmesi gerekiyor. Yani o geldiğinde beyni diyor ki ben bu insan için karşıya geçtim bu fedakarlığı yaptım demek ki benim için değerli. 

İnsan beyninde bağlanma ve değer atfetme mekanizması sadece “iyi hissettirilmekle” değil, harcanan emekle güçlenir; buna davranışsal psikolojide çaba gerekçelendirmesi ve bağlanma nörobiyolojisinde yatırım sonrası değer artışı denir: Bir kişi bir ilişki için zaman, konfor veya enerji harcadığında beyin bu maliyeti mantıklı kılmak için karşı tarafın değerini bilinçdışı olarak yükseltir (“Bu kadar zahmete girdiysem demek ki önemli biri”), oysa fedakârlık tek taraflı olduğunda karşı tarafın sinir sistemi bunu olağan bir düzen olarak kodlar ve duygusal yatırım üretmez; bu yüzden sen sürekli karşıya geçtiğinde senin bağın artarken onun bağı artmaz, ama o da senin için geldiğinde kendi beyninde değer devresi aktive olur ve yakınlık gerçek anlamda oluşur. Sağlıklı ilişkiler bu çift yönlü yatırım döngüsüyle kurulur, tek taraflı özveriyle değil.

Bu yüzden insanların size verdiği değere yatırım yapması için onlara alan açmak zorundayız. Bu zamana kadar kolay ve hayat kolaylaştıran biri olarak alabileceğimi düşündüğüm değerin aslında tam tersinde olduğunu anlamak idrak etmek ne kadar bu düşünce mantıklı gelse de kabul etmek benim için çok zor oldu. Çünkü dedim ya ben fedakarlığın tek benden yana verildiği ilişkiler dışında bir ilişki türünü bilmiyorum. 

Bu bilgiyle hala hayatımdaki (ve ne yazık ki aynı ülkede yaşamadığım) dostluklarımı düşündüğümde neden diğerleri gibi hayatımdan çıkmadıklarını ne kadar sağlıklı dostluklar olduklarını anladım. Ve hep biz birşey talep etmediğimiz ilişkilerde değersizlik hissinden şikayet ederken sürekli istekleri olan kadınların ne kadar değer gördüğünden yakınırız ya hep işte bu yüzden olduğunu da anladım. 

Yakınlık fedakârlıkla kurulur ama tek taraflı fedakârlık sevgi üretmez, alışkanlık üretir. Bu yüzden sevilmek için kendini tüketmek yerine, karşılıklılığı beklemek hem bir sınır hem de bir saygıdır. Gerçek yakınlık biri sürekli verirken değil, iki taraf da zaman zaman yorulmayı göze aldığında doğar.